Gösterime girdiği 2009 yılında ekonomik krizin yarattığı işten çıkarma dalgasını, kurumsal dünyanın soğukluğunu ve modern insanın yalnızlığını anlatan Up in the Air, yıllar sonra beklenmedik bir tanımlamayla yeniden gündemde: “İyi hissettiren film.”
- Hayatını Havalimanlarında Kuran Bir Adam
- Her Şeyi Değiştiren Video Görüşme Fikri
- İyi Hissettiren Bir Film Olması Neden Şaşırtıcı?
- Alex İle Kurulan İlişki Filmin Yönünü Değiştiriyor
- Gerçekten İşten Çıkarılan İnsanlar Kamera Karşısına Geçti
- Gerçek İnsanların Sözleri Filmin Kalbine Dönüşüyor
- George Clooney’nin En Uygun Rollerinden Biri
- Yıllar Sonra Neden Daha Güncel Görünüyor?
- Hüzünlü Ama Umutlu Bir Konfor Filmi
- Up In The Air Nereden İzlenebilir?
Jason Reitman’ın yönettiği, George Clooney’nin başrolünde yer aldığı yapım; romantik komedi sıcaklığını, işsizlik gerçeğini ve havalimanlarının geçici dünyasını aynı hikâyede buluşturuyor. The Guardian’ın yazarların tekrar tekrar izlediği “konfor filmlerini” anlattığı seride bu kez Up in the Air’a yer verilmesi, filmin neden hâlâ güçlü bir izleyici bağı kurabildiği sorusunu da beraberinde getirdi.

Çünkü Up in the Air, klasik anlamda neşeli bir film değil. İnsanlar işlerini kaybediyor, ilişkiler dağılıyor ve başkarakter Ryan Bingham’ın kusursuz gördüğü hayatının aslında ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkıyor. Buna rağmen film, insanın en kötü günlerinde bile yeniden yön bulabileceğini hatırlatan duygusal bir alan açıyor.
Hayatını Havalimanlarında Kuran Bir Adam
George Clooney’nin canlandırdığı Ryan Bingham, şirketlerin kendi çalışanlarına söylemeye cesaret edemediği cümleyi söylemek için şehir şehir dolaşan bir “kurumsal küçülme uzmanı.”
Başka bir ifadeyle Ryan, şirket yönetimleri adına insanları işten çıkarıyor. Yılın 322 gününü yollarda geçiriyor; uçaklar, oteller, güvenlik kontrol noktaları ve bekleme salonları onun gerçek evi hâline geliyor.
Filmde Ryan’ın bu hayatı bir zorunluluk olarak değil, ulaşılması gereken kusursuz bir düzen olarak gördüğü anlatılıyor. Küçük bavulunun ölçüsünden güvenlik sırasında hangi kuyruğu seçeceğine kadar her ayrıntıyı hesaplıyor. Sadakat kartları, özel yolcu ayrıcalıkları ve biriktirdiği uçuş milleri, onun kişisel başarı göstergelerine dönüşüyor.
Hedefi ise 10 milyon uçuş miline ulaşmak. Film, bu rakama ayak basan insanlardan daha az kişinin ulaştığını söyleyen Ryan’ın, insan ilişkilerinden çok havayolu statülerine değer verdiği bir hayat kurduğunu gösteriyor.
Paramount’un resmî film sayfasında Up in the Air; yolculuk, romantizm ve insanın seyahat sırasında kurduğu bağlar etrafında ilerleyen 109 dakikalık bir komedi-drama olarak tanımlanıyor. Yapımın başrollerini George Clooney ile birlikte Vera Farmiga ve Anna Kendrick paylaşıyor.

Her Şeyi Değiştiren Video Görüşme Fikri
Ryan Bingham’ın düzeni, genç çalışan Natalie Keener’ın şirkete katılmasıyla bozuluyor. Anna Kendrick’in canlandırdığı Natalie, insanları işten çıkarmak için çalışanların bulunduğu şehirlere gitmenin gereksiz ve pahalı olduğunu savunuyor.
Onun çözümü, işten çıkarma görüşmelerini video konferans yoluyla gerçekleştirmek.
Bu fikir şirket için uçuş, otel ve personel giderlerinden büyük tasarruf anlamına geliyor. Ancak Ryan, bir insanın hayatının en kötü günlerinden birini ekrandaki görüntülü görüşmeyle yaşamasının ahlaki açıdan yanlış olduğunu düşünüyor.
Burada film önemli bir çelişki kuruyor. Ryan’ın işi son derece acımasız görünse de bunu yüz yüze yapmanın bir sorumluluk gerektirdiğine inanıyor. İnsanların öfkesini, korkusunu ve çaresizliğini doğrudan dinliyor; en azından karşısındaki kişinin hâlâ bir insan olduğunu kabul ediyor.
Natalie’nin yöntemi ise daha hızlı, daha ucuz ve daha verimli. Buna karşılık çalışan ile şirket arasındaki son insani teması da ortadan kaldırıyor.
2009’da çekilen bu hikâye, uzaktan çalışma, otomasyon ve yapay zekâ destekli insan kaynakları sistemlerinin tartışıldığı günümüzde daha da güncel görünüyor. Film teknolojiye doğrudan karşı çıkmıyor; ancak verimlilik uğruna insan temasının tamamen ortadan kaldırılmasının doğuracağı sonuçları sorguluyor.

İyi Hissettiren Bir Film Olması Neden Şaşırtıcı?
Up in the Air’ın merkezinde iş kaybı, duygusal yalnızlık ve aidiyet eksikliği bulunuyor. Bu nedenle filmin bir “konfor filmi” olarak tanımlanması ilk bakışta tuhaf gelebilir.
Ancak filmi tekrar izlenebilir kılan unsur, havalimanlarının hareketliliği veya George Clooney’nin kusursuz seyahat rutiniyle sınırlı değil.
Ryan’ın dünyası son derece düzenli. Bavulunda gereksiz hiçbir eşya bulunmuyor, evinde kişisel izler taşımıyor ve ilişkilerinde sorumluluk almıyor. İnsanlara verdiği motivasyon konuşmalarında da hayatı bir sırt çantasına benzetiyor; insanı yavaşlatan bütün bağlardan kurtulmayı öneriyor.
Fakat hikâye ilerledikçe bu hafifliğin özgürlükten çok yalnızlık olduğu anlaşılıyor.
Film, izleyiciye dünyanın en düzenli görünen insanının bile gerçek bir bağa ihtiyaç duyabileceğini söylüyor. Bunu büyük melodramlara veya kolay bir mutlu sona başvurmadan yapması, yapımın duygusal gücünü artırıyor.
Alex İle Kurulan İlişki Filmin Yönünü Değiştiriyor
Ryan, yolculuklarından birinde kendisi kadar sık seyahat eden Alex Goran ile tanışıyor. Vera Farmiga’nın canlandırdığı Alex de sadakat kartlarını, otel odalarını ve geçici ilişkileri bilen bir iş insanı.
İkilinin karşılaşması, Ryan için ilk kez kendi yaşam biçimini anlayan biriyle karşılaşmak anlamına geliyor. Birlikte farklı şehirlerde buluşuyorlar ve ilişkilerini seyahat programlarına göre düzenliyorlar.
Ryan başlangıçta bu ilişkinin herhangi bir sorumluluk yaratmamasından memnun. Ancak zamanla Alex’i geçici hayatının kalıcı bir parçası hâline getirmek istiyor.

Filmin en sarsıcı anlarından biri, Ryan’ın beklenmedik biçimde Alex’in evine gitmesiyle yaşanıyor. Kapı açıldığında Alex’in bir eşi ve çocukları olduğunu fark ediyor. Ryan için gerçek bir aşk hikâyesine dönüşen ilişkinin, Alex açısından seyahatlerle sınırlı ayrı bir hayat olduğu ortaya çıkıyor.
Bu sahne, filmin romantik anlatısını klasik beklentilerin dışına taşıyor. Ryan ilk kez başka bir insan için düzenini değiştirmeye hazır olduğunda, karşısındaki kişinin ona sunduğu hayatın gerçek olmadığını anlıyor.
Gerçekten İşten Çıkarılan İnsanlar Kamera Karşısına Geçti
Up in the Air’ı sıradan bir Hollywood komedisinden ayıran en güçlü tercihlerden biri, işten çıkarılan çalışanların yer aldığı bazı sahnelerde profesyonel oyuncuların kullanılmaması oldu.
Jason Reitman, senaryoyu yazmaya 2003 yılında, Amerikan ekonomisinin daha güçlü olduğu bir dönemde başladı. Film çekim aşamasına geldiğinde ise 2008 küresel ekonomik krizinin ardından binlerce insan işini kaybediyordu.
Yönetmen, başlangıçta daha hicivli yazdığı işten çıkarma sahnelerinin yeni ekonomik ortamda uygun görünmediğini söyledi. Bunun üzerine Detroit ve St. Louis’de gazetelere ilan verilerek yakın zamanda işini kaybeden kişiler arandı.
Yaklaşık 60 kişi kamera karşısında dinlendi ve bunların 22’sinin görüntüleri filmde kullanıldı. Katılımcılardan, işlerini kaybettikleri gün verdikleri tepkiyi veya o gün söylemeyi diledikleri sözleri yeniden anlatmaları istendi.
Bu nedenle filmdeki bazı gözyaşları, öfkeli çıkışlar ve şaşkın yüz ifadeleri oyunculuk değil, gerçek deneyimlerin yeniden canlandırılmasıydı.
Gerçek İnsanların Sözleri Filmin Kalbine Dönüşüyor
Film boyunca işini kaybeden kişilerin ilk tepkileri çoğunlukla öfke, korku ve çaresizlik olarak gösteriliyor. İnsanlar sağlık sigortalarını, ailelerini ve geleceklerini nasıl koruyacaklarını soruyor.
Finale doğru ise aynı kişilerin bazıları yaşadıkları kayıptan sonra kendilerini ayakta tutan şeyleri anlatıyor. Aile, çocuklar, eşler ve yakın ilişkiler, kariyerin bıraktığı boşluğun karşısına yerleştiriliyor.
Bu anlatı, filmin temel mesajını açıklıyor: İnsanları zor zamanlarda ayakta tutan şey uçuş milleri, kurumsal unvanlar veya statü kartları değil, kurdukları bağlar.
Ryan’ın yıllarca kaçındığı şey de tam olarak bu.
Film, kahramanına geleneksel bir mutlu son vermiyor. Ryan büyük romantik aşkına kavuşmuyor ve bir anda tamamen değişmiş bir insana dönüşmüyor. Ancak kendi hayatına dışarıdan bakmaya başlaması bile hikâyenin en önemli dönüşümünü oluşturuyor.
George Clooney’nin En Uygun Rollerinden Biri
Ryan Bingham karakteri, George Clooney’nin kamuoyundaki zarif, özgüvenli ve bağlanmaktan kaçınan erkek imajıyla bilinçli biçimde örtüşüyordu.
Jason Reitman, karakteri canlandıracak kişinin hem insanları işten çıkarabilecek kadar soğuk hem de izleyicinin takip etmek isteyeceği kadar çekici olması gerektiğini belirtti. Yönetmen, bu nedenle rol için en doğru ismin Clooney olduğunu düşündü.
Clooney’nin performansı, Ryan’ı tamamen duygusuz bir karakter olmaktan çıkarıyor. İşini yaparken kontrollü, özel hayatında kaçak ve havalimanlarında neredeyse yenilmez görünen adam, filmin ilerleyen bölümlerinde son derece savunmasız hâle geliyor.
Up in the Air, 2010 Oscar Ödülleri’nde en iyi film, yönetmen, uyarlama senaryo ve başrol oyuncusu dahil altı adaylık elde etti. Vera Farmiga ile Anna Kendrick de aynı yıl yardımcı kadın oyuncu kategorisinde aday gösterildi.
Yıllar Sonra Neden Daha Güncel Görünüyor?
Film ilk gösterime girdiğinde küresel ekonomik krizin yarattığı kitlesel işten çıkarmalarla ilişkilendirildi. Bugün ise aynı hikâye farklı bir nedenle güncelliğini koruyor.
Şirketlerin çalışanlarla iletişimi giderek dijitalleşirken işe alım, performans ölçümü ve işten çıkarma süreçlerinde teknolojinin rolü büyüyor. Up in the Air’ın temel sorusu bu nedenle hâlâ geçerli:
Bir kararın daha hızlı ve daha düşük maliyetle alınabilmesi, onun insani açıdan doğru olduğu anlamına gelir mi?
Natalie’nin video konferans sistemi teknik olarak etkili olabilir. Ancak film, işini kaybeden bir insanın ekrandaki küçük bir görüntüye indirgenmesinin yarattığı ahlaki problemi görünür hâle getiriyor.
Bu yaklaşım, Up in the Air’ı yalnızca 2008 krizinin filmi olmaktan çıkararak dijital çalışma çağının da güçlü anlatılarından birine dönüştürüyor.
Hüzünlü Ama Umutlu Bir Konfor Filmi
Up in the Air’ın iyi hissettirmesinin nedeni, izleyiciye bütün sorunların çözüleceğini söylemesi değil. Film tam tersine, bazı ilişkilerin bitmesini, kariyerlerin kaybedilmesini ve insanların yanlış hayatlar kurmasını açıkça gösteriyor.
Fakat bütün bunların ardından yeniden başlama ihtimalini koruyor.
Havalimanları filmde yalnızlığın simgesi olduğu kadar yeni bir yere gitmenin de simgesi. Her kalkış bir uzaklaşma anlamına gelirken her varış başka bir başlangıç ihtimali taşıyor.
Bu nedenle Up in the Air, yalnızca seyahat tutkunlarının tekrar tekrar izlediği şık bir havalimanı filmi değil. Modern hayatın geçiciliğini, iş dünyasının duygusuzluğunu ve insanın bir başkasına ihtiyaç duyduğunu anlatan zamansız bir hikâye.
Ryan Bingham’ın kusursuz biçimde hazırladığı bavulu hafif olabilir. Ancak film, insanın gerçekten yaşayabilmesi için bazı duygusal yükleri taşımayı kabul etmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Up In The Air Nereden İzlenebilir?
Film için Apple TV’nin Türkiye kataloğunda bir başlık sayfası bulunuyor. Platform, yapım için Türkçe seslendirme ve Türkçe altyazı seçeneklerini listeliyor. Satın alma veya kiralama seçenekleri bölgeye ve tarihe göre değişebiliyor.
Kaynak: The Guardian

