Fransa’da Charles de Gaulle üzerine çekilen dev sinema projesi, gişe başarısını aşarak yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçiminin en dikkat çekici siyasi tartışmalarından birini başlattı. Sağdan sola farklı çizgilerdeki siyasetçiler, filmi överken kendilerini de Gaulle’ün bağımsızlık, egemenlik, liderlik ve ulusal birlik anlayışının günümüzdeki temsilcisi olarak göstermeye çalışıyor.
Filmin resmî adı yalnızca “De Gaulle” değil, La Bataille de Gaulle. Antonin Baudry’nin yönettiği yapım, iki ayrı filmden oluşuyor. İlk bölüm “L’Âge de Fer” 3 Haziran 2026’da, ikinci bölüm “J’Écris Ton Nom” ise 26 Haziran’da Fransa’da gösterime girdi. Sırasıyla 159 ve 160 dakika süren iki filmin toplam uzunluğu 319 dakikaya, yani 5 saat 19 dakikaya ulaşıyor. Charles de Gaulle’ü Simon Abkarian canlandırıyor.

Başlangıçta yüksek bütçeli bir gişe riski olarak görülen yapım, olumlu izleyici yorumları, kulaktan kulağa yayılan tavsiyeler ve yaz dönemindeki sinema kampanyalarının etkisiyle beklenmedik bir başarı yakaladı. 15-21 Temmuz haftasının sonunda iki filmin toplam seyirci sayısı 3,5 milyonu geçti. İlk bölüm tek başına 2 milyon barajını aşarken ikinci bölüm yaklaşık 1,5 milyon izleyiciye ulaştı.
Ancak Fransa’da asıl tartışılan konu artık filmin gişe performansı değil. 2027’de Élysée Sarayı için yarışmaya hazırlanan siyasetçilerin, aynı tarihsel figür üzerinden birbirinden tamamen farklı siyasi kimlikler kurmaya başlaması.
Sağdan Sola Herkes De Gaulle’e Sarıldı
Fransız siyasetinde ortak bir sembol üzerinde uzlaşmak son derece zor. Buna rağmen La Bataille de Gaulle, Jean-Luc Mélenchon’dan Bruno Retailleau’ya, Raphaël Glucksmann’dan Dominique de Villepin’e kadar farklı siyasi geleneklerin temsilcilerinden övgü aldı.
Boyun Eğmeyen Fransa’nın lideri Jean-Luc Mélenchon, 14 Temmuz dolayısıyla düzenlenen bir etkinlikte filmi “muhteşem” olarak nitelendirdi ve destekçilerine izlemeleri yönünde çağrı yaptı. Bu ilgi özellikle dikkat çekti çünkü Mélenchon, de Gaulle tarafından kurulan Beşinci Cumhuriyet’in güçlü başkanlık sistemini uzun süredir eleştiriyor ve Altıncı Cumhuriyet’e geçilmesini savunuyor. Buna rağmen Mélenchon, de Gaulle’ün ABD karşısındaki bağımsızlıkçı dış politikasını ve 1969 referandumunu kaybettikten sonra görevden ayrılmasını örnek gösteriyor.
Merkez soldaki Place Publique lideri ve Avrupa Parlamentosu üyesi Raphaël Glucksmann da destekçilerini filmi izlemeye çağırdı. Glucksmann’ın öne çıkardığı nokta, de Gaulle’ün 1940’ta Londra’ya gittiğinde yaşadığı yalnızlık ve özgürlük mücadelesinin ağır bedeli oldu.
Cumhuriyetçiler lideri Bruno Retailleau ise filmi “dâhiyane” olarak tanımladı. Retailleau’ya göre gişe başarısının arkasında Fransız toplumunda yeniden güçlenen vatanseverlik ve ulusal aidiyet ihtiyacı bulunuyor. Dominique de Villepin de filmdeki de Gaulle portresini, farklılığını koruyan ancak ülkeyi ortak bir hedef etrafında toplamayı başarabilen liderlik modeli üzerinden değerlendirdi.
Aşırı sağcı Ulusal Birlik’in başkanı Jordan Bardella’nın filmi izlemek istediğini açıklaması ise tarihsel açıdan ayrı bir tartışma yarattı. LCP’nin hatırlattığı üzere Ulusal Birlik’in kökleri, de Gaulle karşıtı ve geçmişte Vichy rejimiyle bağlantılı isimlerin de yer aldığı siyasi çevrelere uzanıyor. Buna rağmen günümüz aşırı sağı da “ulusal egemenlik” söylemi üzerinden Gaullist mirasa yaklaşmaya çalışıyor.
Film Neden Bugünün Fransa’sına Bu Kadar Güçlü Dokundu?
La Bataille de Gaulle, klasik savaş filmlerinin aksine cephedeki askerî çatışmalardan çok siyasi meşruiyet mücadelesine yoğunlaşıyor.
Film, Haziran 1940’ta Fransa’nın Nazi Almanyası karşısında çökmesi ve Mareşal Philippe Pétain yönetiminin ateşkes kararı almasıyla başlıyor. Henüz ülke çapında güçlü bir tanınırlığa sahip olmayan de Gaulle, Londra’ya giderek teslimiyetin Fransa adına son söz olmadığını savunuyor.
Elinde büyük bir ordu, yerleşmiş bir hükümet veya güçlü bir siyasi örgüt bulunmamasına rağmen kendisini özgür Fransa’nın temsilcisi olarak kabul ettirmeye çalışıyor. Yapım, Julian Jackson’ın “De Gaulle: Une Certaine Idée de la France” adlı biyografisinden uyarlandı.
Filmdeki temel çatışma, “hukuken görevde bulunan yönetim” ile “ulusal direnişi temsil ettiğini ileri süren lider” arasındaki meşruiyet farkı üzerine kuruluyor. Bu tema, parlamentonun parçalı olduğu, siyasi kurumlara güvenin gerilediği ve yaklaşık 30 ismin cumhurbaşkanlığı adaylığıyla ilişkilendirildiği günümüz Fransa’sında güçlü bir karşılık buluyor.
De Gaulle’ün filmde tek başına direnmesi, farklı grupları bir araya getirmesi ve Fransa’nın geleceğini mevcut güç dengelerine teslim etmemesi, adayların kendi siyasi hikâyelerine uyarlayabilecekleri son derece elverişli bir anlatı sunuyor.
Beş Saatlik Film Seçim Kampanyasının Aynasına Dönüştü
La Bataille de Gaulle’ün siyasi çekiciliği, de Gaulle’ün mirasının tek bir ideolojik çizgiyle sınırlandırılamamasından kaynaklanıyor.
Muhafazakârlar onun vatanseverliğini, devlet otoritesini ve ulusal birlik anlayışını öne çıkarıyor. Sol siyasetçiler direnişçi kimliğini, halktan aldığı meşruiyeti ve dış güçlere karşı bağımsız davranmasını sahipleniyor. Avrupa yanlısı merkez siyasetçiler ise de Gaulle’ün Fransa’yı savaş sonrasında yeniden uluslararası karar mekanizmalarının merkezine taşımasını hatırlatıyor.
Bu durum, aynı tarihsel figürün farklı bölümlerinin seçilerek güncel siyasi projelere eklenmesine yol açıyor. Her aday kendi de Gaulle’ünü oluşturuyor: Bağımsızlıkçı de Gaulle, sosyal de Gaulle, devletçi de Gaulle, direnişçi de Gaulle veya ABD’ye mesafeli de Gaulle.

Tarihçi Pierre Manenti’ye göre filmin izleyicide güçlü bir karşılık bulmasının nedenlerinden biri, siyasi, ekonomik ve kurumsal krizlerin yaşandığı bir dönemde ulusal gurur duygusunu yeniden harekete geçirmesi.
Ancak bu ortak övgü, siyasetçiler arasında gerçek bir Gaullist uzlaşma bulunduğu anlamına gelmiyor. Film, seçim rekabetini kısa süreliğine durdurmaktan çok, yeni bir rekabet alanı açıyor: De Gaulle’ün mirasını kimin daha ikna edici biçimde temsil edeceği.
ABD İle Gerilim Filmin En Tartışmalı Alanlarından Biri
Filmin güncel siyasi anlam kazanmasının bir başka nedeni, de Gaulle ile dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt arasındaki gerilimlere geniş yer vermesi.
Yapımda Washington yönetimi, Fransa’nın savaş sonrasındaki geleceğini kendi stratejik planlarına göre şekillendirmeye çalışan ve de Gaulle’ü güvenilmez bir engel olarak gören güç şeklinde resmediliyor. De Gaulle ise Fransa’nın müttefik desteğine ihtiyaç duymasına rağmen ülkenin egemenliğini hiçbir koşulda devretmemeye çalışan lider olarak konumlandırılıyor.
Bu anlatı, Avrupa’nın savunma politikası, NATO içindeki güç dengeleri ve Washington’a bağımlılık tartışmalarının yeniden yükseldiği bir dönemde Fransız izleyiciler için güncel bir anlam taşıyor.
Bununla birlikte filmin tarihsel bir kurmaca olduğu unutulmamalı. Bazı tarihçiler, Roosevelt yönetiminin Fransa’yı bölmek veya kalıcı biçimde kontrol altına almak istediği yönündeki anlatının arşiv belgeleriyle tam olarak desteklenmediğini ve filmde ABD karşıtlığının dramatik etki için güçlendirildiğini savunuyor.
Dolayısıyla yapım, tarihsel süreci anlamak için tek başına bir belgesel kaynak olarak değerlendirilmemeli. Film, gerçek olaylardan ve biyografik çalışmalardan hareket etse de karakterleri, çatışmaları ve diplomatik gerilimleri sinemasal bir anlatı içinde yeniden düzenliyor.
De Gaulle’ün Mirası Neden Hâlâ Bu Kadar Güçlü?
Charles de Gaulle, yalnızca İkinci Dünya Savaşı sırasında Özgür Fransa hareketinin lideri değildi. Savaş sonrasında Fransa’nın uluslararası konumunun yeniden kurulmasında rol oynadı ve 1958’de Beşinci Cumhuriyet’in kurucu cumhurbaşkanı oldu.

Onun siyasi mirasının temelinde güçlü devlet, doğrudan halk desteği, ulusal egemenlik ve büyük güçlerden bağımsız hareket etme düşüncesi bulunuyor. Bu ilkeler birbiriyle çatışan siyasi partiler tarafından farklı biçimlerde yorumlanabildiği için de Gaulle, ölümünün üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen ortak fakat tartışmalı bir referans olmayı sürdürüyor.
Filmde de Gaulle’ün Churchill ve Roosevelt gibi çok daha güçlü liderler karşısında kendisini kabul ettirmeye çalışması, bugünün siyasetçilerine güçlü bir kişisel liderlik modeli sunuyor. Ancak adayların de Gaulle’ü örnek göstermesi, onun tarihsel ağırlığına gerçekten sahip oldukları anlamına gelmiyor.
Tam tersine filmin başarısı, günümüz Fransız siyasetinde eksikliği hissedilen şeyin ne olduğunu da ortaya koyuyor olabilir: Kriz dönemlerinde ülkeye yön gösterecek, toplumun geniş kesimlerine hitap edecek ve kısa vadeli parti hesaplarının ötesine geçecek bir liderlik arayışı.
Gişe Başarısı Siyasi Bir İhtiyacı Görünür Kıldı
La Bataille de Gaulle’ün ilk haftalardaki zayıf performansın ardından 3,5 milyon seyirciyi geçmesi, yapımın yalnızca tarih meraklılarına ulaşmadığını gösteriyor. Sıcak hava nedeniyle klimalı salonlara yönelen izleyiciler ve indirimli sinema günleri yükselişe katkı sağlasa da başarı yalnızca bu koşullarla açıklanamıyor. Olumlu izleyici yorumları ve filmin genç kitlelere sosyal medya üzerinden tanıtılması da gişe ivmesini güçlendirdi.
Fransızların filmde yalnızca geçmişteki bir savaş liderini değil, bugünün sorunlarına verilebilecek bir cevabı aradığı düşünülüyor.
2027 seçimleri yaklaşırken de Gaulle’ün adı daha sık kullanılacak. Ancak siyasi yarışın asıl sorusu, hangi adayın onun mirasına sahip çıktığı değil; hangisinin de Gaulle’ün temsil ettiği bağımsızlık, sorumluluk ve tarihsel yön duygusunu inandırıcı bir programa dönüştürebileceği olacak.
Şimdilik kesin olan şu: Antonin Baudry’nin beş saatten uzun süren sinema projesi, Fransa’da bir gişe başarısından çok daha fazlasına dönüştü. La Bataille de Gaulle, cumhurbaşkanlığı yarışının ilk büyük kültürel ve siyasi cephesini açtı.
Kaynak: Gazete Oksijen

