a long winter incelemesi, Andrew Haigh’in Colorado’nun Rocky Dağları’ndaki uzak bir çiftlikte geçen yeni filmiyle, kayıp ve arzuyu sert bir aile hikâyesi üzerinden ele alıyor. Telluride Film Festivali’nde gösterilen yapım, yönetmenin Colm Tóibín’in 2006 tarihli öyküsünden uyarladığı, 1950’lerin başlarına yerleştirilmiş kasvetli bir drama olarak öne çıkıyor.
Film, İspanyol Pireneleri’nde geçen özgün hikâyeyi Kore Savaşı döneminin Colorado’suna taşıyor. Karlı dağlar, derin vadiler ve çam ormanları yalnızca filmin arka planını oluşturmuyor; ailenin içinde biriken gerilimi ve belirsizliği de görünür hâle getiriyor. Görüntü yönetmeni André Turpin’in çalışması, manzarayı hikâyenin ayrılmaz bir parçasına dönüştürüyor.

A Long Winter Filminin Hikâyesi
A Long Winter, uzak bir çiftlikte yaşayan Lester ve Louise’in ailesine odaklanıyor. Ebon Moss-Bachrach’ın canlandırdığı Lester, hayvan yetiştirerek geçimini sağlayan, sert ve içine kapanık bir çiftçi. Aile, tavşanları etleri ve kürkleri için yetiştiriyor.
Çiftin oğullarından Tommy, askerlik hizmeti için Kore’ye gitmeye hazırlanıyor. Kit Connor’ın oynadığı Tommy’nin ardından çiftlikte utangaç kardeşi Mikey kalacak. Fred Hechinger’ın canlandırdığı Mikey, bu sakin ve kapalı hayatı sevdiğini söylese de gizli arzularını Cosmopolitan dergilerindeki büyük şehir modası ve tasarım imgeleri üzerinden keşfediyor.
Ailenin annesi Louise’i Caitríona Balfe canlandırıyor. Louise’in plakları ve dergileri, bu sert yaşamın içinde bastırdığı yaratıcı ve kişisel dünyaya dair ipuçları veriyor. İçkiyle kurduğu sorunlu ilişki ise ailede giderek daha görünür bir hâle geliyor. Lester, onun alkol kullanımını uzun süredir biliyor; Mikey ise gerçeği ailenin son öğrenen kişisi oluyor.
Lester’ın Louise’in içkilerini ortadan kaldırarak onu bir anda bu alışkanlıktan uzaklaştırmaya çalışması, çift arasındaki çatışmayı büyütüyor. Louise kendisini bu hayattan kurtulamayacak kadar sıkışmış hissediyor. İlk kış fırtınası yaklaşırken evden ayrılmasıyla film, aile dramından gizem duygusunun ağır bastığı bir arayış hikâyesine dönüşüyor.

Kayıp Louise’in Ardından Gelen Sessizlik
Louise’in ortadan kaybolmasının ardından polisler ve arama ekibi gönüllüleri onu aramaya başlıyor. Ancak karlar erimeden aramayı sürdürmenin mümkün olmadığı düşünülüyor. Böylece aile, üç ay boyunca sürecek karla kaplı bir bekleyişin içine giriyor.
Louise’in yokluğu, film boyunca doğrudan görünmeyen ama her sahnede hissedilen bir varlığa dönüşüyor. Onun nerede olduğu sorusu kadar, aile üyelerinin bu kaybı nasıl karşıladığı da önem kazanıyor. Film, yasın yalnızca acı ve travmadan oluşmadığını; bazı durumlarda alışılmış sorumluluklardan geçici bir kopuş hissi yaratabileceğini gösteriyor.
Bu süreçte Lester, ev işlerinde ve yemek hazırlamada zorlanınca Jimmy adında yerel bir çocuğu yanına alıyor. D’Pharaoh Woon-a-Tai’nin canlandırdığı Jimmy, çiftlikte Louise’in üstlendiği bazı işleri yapıyor. Lester’ın homofobik hakaretlerine maruz kalan Jimmy’ye Mikey ilgi duyuyor.
Erkek Egemen Evde Tuhaf Bir Özgürlük
Louise’in yokluğu, evde beklenmedik bir ruh hâlinin oluşmasına yol açıyor. Lester ve oğulları, aile sorumluluklarının alışılmış düzeninden koparak tuhaf bir özgürlük alanı buluyor. Bu duygu, yaşanan kaybın ağırlığını ortadan kaldırmıyor; aksine karakterlerin acıyla yüzleşmeyi ertelediği bir bekleme hâli yaratıyor.
Perry Como’nun “A Dreamer’s Holiday” şarkısı, bu garip atmosferin müzikal karşılıklarından biri olarak duyuluyor. Louise’in geride bıraktığı plaklarla bağlantılı görünen şarkı, çiftlikteki sessizlik ve belirsizlikle tezat oluşturan hafif bir canlılık taşıyor.
Mikey ve Jimmy, karlı manzarada dolaşarak boş bir evi keşfediyor. Çiftlikteki erkekler, sınırlı banyo suyunu sırayla kullanıyor. Bu sahneler, ortamın şiddete ya da açık bir çatışmaya dönüşmesini bekleten bir gerilim taşısa da film, o anları farklı bir yöne çeviriyor ve karakterlerin beklenmedik bir mutluluk kapasitesi geliştirdiğini gösteriyor.
Andrew Haigh’den Yas ve Arzu Üzerine Bir Drama
Andrew Haigh, filmi yalnızca kayıp bir kadının ardından sürdürülen arama olarak kurmuyor. Yönetmen, erkeklerin kadınların yokluğunda nasıl değiştiğini, aile içindeki bastırılmış arzuların hangi koşullarda görünür olduğunu ve yasın ertelenmesiyle ortaya çıkan özgürlük duygusunu aynı hikâyede buluşturuyor.
Colm Tóibín’in 2006 tarihli öyküsünden uyarlanan yapım, sert doğa koşullarını karakterlerin iç dünyasıyla birlikte ele alıyor. Görsel ihtişamı, ağır ilerleyen anlatımı ve belirsizliği koruyan yapısıyla film, izleyicisini kolay bir çözüme yönlendirmek yerine uzun kışın duygusal sonuçları üzerinde bırakıyor.
Louise’in kayboluşuyla başlayan dönem, ailenin alıştığı düzenin dışında geçici bir tatil gibi görünse de karların erimesiyle bu askıya alınmış hayatın sona ermesi gerekiyor. Film de bu bekleyiş üzerinden erkek kırılganlığı, dayanıklılık, arzu ve kayıpla kurulan karmaşık ilişkiyi inceliyor.
