James Dean müzesi, oyuncunun memleketi Fairmount, Indiana’da onun mirasına adanmış bir müze olarak öne çıkıyor. Vogue’un Eylül 1988 sayısında yayımlanan Molly Haskell imzalı yazı, Dean’in 1955’teki hayatını kaybının ardından oluşan yoğun hayranlık kültürünü ve sinema tarihindeki yerini yeniden ele alıyor.
James Dean, 30 Eylül 1955’te geçirdiği otomobil kazasının ardından hayatını kaybetti. Ölümü, daha önce Rudolph Valentino’nun çevresinde görülen fanatizmi andıran bir bağlılık yarattı; hayranları Porsche’sinin kaza yaptığı yerde toplandı, bazı kişiler ise oyuncunun evini ve otomobilini parçalara ayıracak kadar ileri gitti.

James Dean’in Üç Filmle Değiştirdiği Gençlik İmgesi
Dean’in ölümünden kısa süre önce East of Eden (Cennet Yolu) vizyona girdi. Onu kısa süre sonra Rebel Without a Cause (Asi Gençlik) izledi; Giant ise bir sonraki yıl gösterime çıktı. Haskell’e göre bu üç performans, gençlik deneyimini sinemanın merkezine taşıyan yeni bir yıldız imgesi oluşturdu.
Dean’in canlandırdığı karakterler, sevgi arayışını, öfkeyi ve aileyle yaşanan çatışmayı açık biçimde dışa vuruyordu. Oyuncunun karakterleri, görünüşe ve ahlaki kurallara dayalı bir dünyaya karşı duygusal dürüstlüğü savunuyordu. Bu nedenle Dean, kendisini anlaşılmamış ve sıkışmış hisseden genç izleyiciler için güçlü bir figüre dönüştü.
Yazı, Dean’in ortaya çıktığı dönemde kuşaklar arasındaki mesafenin belirginleşmeye başladığını vurguluyor. Savaş sonrası Amerika’sında aile, banliyö yaşamı ve ortak değerler hâlâ güçlüydü; fakat gençlerin ebeveynleriyle kurduğu ilişki değişiyordu. Dean, tam da bu dönüşümün eşiğinde yer alan bir oyuncu olarak anlatılıyor.

“Pek Bir Şey Söylemez, Ama Söylediğinde Kasteder”
Dean’in sinema ekranındaki etkisi yalnızca diyaloglarına dayanmıyordu. Değişken beden dili, dalgın yüzü ve bastırılmış öfkeyi görünür kılan oyunculuğu, karakterlerinin iç dünyasını sözlerden bağımsız biçimde aktarıyordu.
Rebel Without a Cause filminde Dean’in canlandırdığı Jim Stark karakterine hayranlık duyan Plato’yu oynayan Sal Mineo, oyuncu için “Pek bir şey söylemez ama söylediğinde bunu gerçekten kasteder” ifadelerini kullanmıştı. Haskell, Dean’in aynı anda hem yetişkin hem de çocuk, hem güçlü hem de savunmasız görünen androjen bir erkek imgesi yarattığını belirtiyor.
Bu özellik, Dean’i Olivier, Greta Garbo, Gary Cooper, Marlene Dietrich, Mae West ve Katharine Hepburn gibi farklı dönemlerin yıldızlarıyla aynı çizgide buluşturuyordu. Ancak yazıya göre Dean, erkeklik ve kadınlık arasındaki sınırların yanı sıra yetişkinlik ile çocukluk arasındaki çizgiyi de bulanıklaştırdı.
Fairmount’ta kurulacak müze, Dean’in filmlerini CinemaScope’ta hiç izlememiş yeni kuşaklara onun etrafında oluşan bu kültü tanıma imkânı sunacak. Böylece kısa kariyerine rağmen gençlik, cinsiyet rolleri ve sinemadaki erkeklik anlayışı üzerinde iz bırakan oyuncunun mirası, Fairmount’ta kalıcı bir mekâna taşınacak.
