The Guardian’ın kültür bölümünde yayımlanan değerlendirme, Barcelona filmini Whit Stillman’ın 1994 tarihli yapıtı olarak yeniden ele alıyor. Yazıda, 1980’lerin başındaki İspanya’da geçen film, hem bir kült klasiğe dönüşen hem de bir “iyi hissettiren film” olarak tanımlanıyor.
Filmin merkezinde, İspanya’daki bir otomotiv şirketi şubesinde çalışan Amerikalı Ted Boynton bulunuyor. Taylor Nichols’ın canlandırdığı Ted, Franco sonrası dönemde cinsel açıdan özgürleşen Barcelona’nın gece hayatında aşk ararken, denizcilik alanındaki diplomatik bir görev için şehre gelen kuzeni Fred’le de sürekli tartışıyor. Chris Eigeman’ın oynadığı Fred, görevine uygun olmayan bir gözlemci olarak tasvir ediliyor.

Barcelona’da Aşk, Siyaset ve “Manevra X”
Ted’in aşk hayatındaki tıkanıklığı aşmak için düşündüğü “manevra x”, filmdeki yaklaşımın özeti niteliğinde. Bu satış taktiği, karşı tarafa baskı yapmadan karar vermesi için alan bırakmaya dayanıyor. Fred ise bu yöntemi, yalnızca ağırdan almanın başka bir biçimi olarak görüyor.
Filmin sakin ve mesafeli tonu, Stillman’ın diğer yapıtlarından ayrılıyor. Değerlendirmede, Ted’in Glen Miller sevgisi ve konuşmalara pazarlama üzerine cümlelerle başlaması, Barcelona’nın “havalı” olmaktan çok kendine özgü bir mizah anlayışına sahip olduğunu gösteren ayrıntılar arasında anılıyor. Stillman’ın daha sonra çektiği The Last Days of Disco ise bu açıdan daha doğrudan “cool” bir örnek olarak karşılaştırılıyor.
Barcelona’nın rahatlatıcı etkisi, tek bir türe bağlı kalmamasından kaynaklanıyor. Film; Jane Austen çizgisinde bir romantik komedi, yavaş ilerleyen bir Soğuk Savaş hikâyesi, yurt dışında yaşayan genç Amerikalılara dair nostaljik bir portre ve iş dünyasına yönelik kişisel gelişim kitaplarına beklenmedik bir savunma olarak okunuyor.

Filmde ABD-İspanya İlişkilerine Bakış
Hikâye yalnızca iki kuzenin aşk arayışına odaklanmıyor. Karakterlerin konuşmaları, Amerikan dış politikasının sonuçlarına ve İspanya’daki faşizm çağrışımlarına karşı duyarlılığa da uzanıyor. Fred’in Reagan dönemi vatanseverliği, çevresindeki kişiler tarafından “facha” olarak değerlendiriliyor.
Filmdeki siyasi gerilim, bir dezenformasyon kampanyasının ardından bir karakterin şiddetli bir saldırıya uğramasıyla daha sert bir hâl alıyor. Fred’in etkili bir gazeteciyle yaşadığı kötü pikniğin ardından kuzenine söylediği “Onların en kötü varsayımlarını doğrulamadım. Ben onların en kötü varsayımlarıyım” cümlesi, karakterin kendisiyle ilgili çelişkisini ortaya koyuyor.
Yazı, yeniden izleme sırasında figüranların Fred’in şikâyetlerine verdiği sessiz tepkilere dikkat edilmesini öneriyor. Bu ayrıntılar, karakterin çevresinde nasıl algılandığını açıklarken filmin mizahını da sözlü diyalogların ötesine taşıyor.
1994’te gösterime giren Barcelona, Amerikan bağımsız sinemasının dikkat çekici bir döneminde Pulp Fiction, Hoop Dreams ve Kevin Smith, James Gray ile Kelly Reichardt’ın ilk filmlerinin gerisinde kaldı. Katalan başkentinde geçen All About My Mother ve L’Auberge espagnole gibi yapımların daha renkli tonları da Stillman’ın filmini gölgede bırakan karşılaştırmalar arasında yer alıyor.
Değerlendirmede, İspanyol karakterlerin çoğunun Amerikalı, Avustralyalı ve Britanyalı oyuncular tarafından canlandırılmasının da filme yönelik eleştirilerden biri olduğu belirtiliyor. Mira Sorvino ve Tushka Bergen ise bu kadro içinde olumlu biçimde anılıyor.
