Tate Modern Türbin Salonu, Lübnanlı sanatçı Tarek Atoui’nin ses merkezli yeni çalışmasına ev sahipliği yapacak. Ayrıntıları açılış öncesinde açıklanmayan eser, sanatçının müziği konser salonlarından çıkarıp sokağa ve farklı kamusal alanlara taşıyan yaklaşımının yeni aşaması olarak tanımlanıyor.
Atoui, Tate Modern’ın önünde duyulan sokak müzisyenlerini, yürüyen insanların uğultusunu, uçakların alçak gürültüsünü ve köprünün altından geçen teknelerin sesini bir kentin kimliğini oluşturan unsurlar arasında görüyor. Sanatçıya göre şehirler yalnızca görüntüleriyle değil, sesleriyle de tanınabiliyor; hatta bir şehir, tıpkı bir müzik aleti gibi “çalınabiliyor”.

Tarek Atoui’nin Sesle Kurduğu Sanat Dünyası
Müzisyen ve sanat organizatörü kimliği de bulunan Atoui, çalışmalarında çevresindeki sesleri dinleyerek onlardan yeni bir bütün oluşturmaya çalışıyor. Önceki sergilerinde doğaçlama kayıt stüdyolarını andıran düzenlemeler kullanan sanatçı; el yapımı enstrümanlara, elektronik seslere, mikrofonlara ve ziyaretçilerin hareketleriyle değişen ses katmanlarına yer verdi.
Bu düzenlemelerde rüzgâr organını andıran yapılar, zemine yayılan kablolar, içine girilebilen ve çevresinde ıslık sesleri duyulan cam bir bölüm, titreşim üreten mermer parçaları ve farklı ritimlerde çalan davullar bulunabiliyor. Ziyaretçilerin ayak sesleri de mikrofonlarla alınarak ortaya çıkan müziğin bir parçasına dönüşebiliyor.
Tate Modern’ın yüksek tavanlı ve yankılı Türbin Salonu, ses üzerine çalışan bir sanatçı için kolay kontrol edilebilecek bir ortam sunmuyor. Gün boyunca değişen ziyaretçi profili, konuşmalar ve öğrencilerin hareketliliği mekânın akustik yapısını sürekli etkiliyor. Atoui ise çalışmalarının tamamlanmış bir müziğin kusursuz biçimde icra edilmesinden çok, süreci görünür ve duyulur kılmaya odaklandığını belirtiyor.
Deneysel Müzikten Kamusal Alanlara
Lübnan’dan ayrılarak Fransa’da deneysel müzik eğitimi alan Atoui, Iannis Xenakis ve György Ligeti gibi bestecilerden etkilendi. Buna rağmen kariyerini albüm hazırlamak ve turneye çıkmak üzerine kurulan geleneksel müzik endüstrisi içinde sürdürmek istemedi.
Sanatçı bunun yerine seyahat etmeyi, farklı insanlarla tanışmayı ve bu karşılaşmalardan yeni fikirler üretmeyi tercih etti. 1960’larda besteci John Cage’in de etkilediği Fluxus hareketi, Atoui’nin sanat ve yaşam anlayışı açısından önemli bir örnek oluşturdu. Bu yaklaşım, müzisyenlerin çalışmalarını konser salonlarının dışına taşımasına alan açıyor.
Atoui’nin üretim süreci, Koreli davul yapımcılarıyla kurduğu ilişkilerden Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki mülteci kamplarında yaşayan Filistinli çocuklarla gerçekleştirdiği çalışmalara kadar farklı karşılaşmalarla şekillendi. Sanatçı, bu çocukların PlayStation kumanda kollarını kullanarak ses bestelemelerini sağlayan bir yazılım geliştirdi.
İşitmenin Birden Fazla Yolu
Atoui’nin çalışmalarındaki en önemli deneyimlerden biri, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Şarja kentindeki Amal İşitme Engelliler Okulu’nun öğrencileriyle gerçekleştirdiği atölyeler oldu. Sanatçı, bas hoparlörleri aracılığıyla bedenden hissedilebilecek kadar düşük frekanslarda sesler kullandı.
Bu deneyim, Atoui’nin ses ve işitme kavramlarına bakışını da değiştirdi. Sanatçı, “İşitme engelli insanlarla çalışarak, işitmenin birden fazla yolu olduğunu öğrendim” dedi. Ona göre her mekân, farklı bedenlerin, duyguların ve dikkat biçimlerinin etkisiyle birden fazla ses dünyası barındırıyor.
İnsanların duyduğu sesler yalnızca bedenin fiziksel özellikleriyle sınırlı değil. Duygular, bir şarkının algılanış biçimini değiştirirken dikkat de normalde fark edilmeyen bir uğultuyu öne çıkarabiliyor. Atoui, gençleri kamusal alanlardan uzaklaştırmak için kullanılan ve yetişkinlerin duyamadığı frekanslarda çalışan “sivrisinek alarpları” ile köpekleri çağırmak için kullanılan sessiz düdükleri de bu farklı işitme alanlarına örnek gösteriyor.
Liman Kentlerinin Sesli Hafızası
Atoui’nin “dünyayı ses yoluyla anlayabileceğimiz” fikri, sanatçı Lawrence Abu Hamdan’ın çalışmalarıyla da kesişiyor. 2019 Turner Ödülü’nü ortaklaşa kazanan Abu Hamdan, silah sesleri ve korsan mixtape’ler gibi ses kaynaklarını kullanarak gizli hikâyeleri ortaya çıkarmaya çalışıyor.
Atoui’nin “Waters’ Witness” projesi de liman kentlerini çevreleyen denizlerin ortam seslerine odaklanıyor. İstanbul’dan Şarja’ya uzanan bu çalışmada, kentlerin tarihsel ve güncel izleri suyun çevresinde duyulan sesler üzerinden kayda geçiriliyor.
Sanatçı, Atina’da Salamis Muharebesi’nin çevresindeki suların bugün sessiz olduğunu söylerken Singapur marinasında su altı patlamaları, askerî tatbikatlar ve körfezde ilerleyen gemilerin seslerinin duyulduğunu aktarıyor. Tate Modern’daki yeni çalışması da bu yaklaşım doğrultusunda, ziyaretçileri yalnızca bakmaya değil, içinde bulundukları alanı dinlemeye davet edecek.
