Portekiz doğumlu efsanevi sanatçı Paula Rego, Londra’daki Victoria Miro galerisinde düzenlenen bugüne kadarki en kapsamlı çizim sergisiyle sanatseverleri derin bir yolculuğa çıkarıyor. Oğlu Nick Willing tarafından küratörlüğü üstlenilen bu sergi, sanatçının 1950’lerden 2022’deki ölümüne kadar olan kağıt üzerine çalışmalarını kapsıyor. Rego’nun devasa yağlı boya tablolarının arkasındaki ham gücü temsil eden bu çizimler; kurşun kalem, pastel ve mürekkep aracılığıyla kadın baskısını, korkuyu ve direnişi ilmek ilmek işliyor. Sergi, sanatçının tablolarında zaman zaman kaybolabilen o sezgisel dokunuşu ve kağıtla olan doğrudan temasını gözler önüne seriyor.

Çocukluktan Gelen Kararlılık ve İlk Çizgiler
Sanatçının henüz dokuz yaşındayken çizdiği büyükannesine ait eskiz, Rego’nun dehasının ne kadar erken yaşta filizlendiğinin en net kanıtı olarak serginin başında yer alıyor. Henüz bir çocukken bile eserlerini özenle imzalayıp tarih atan Rego, o dönemden itibaren etrafındaki dünyayı büyük bir dikkatle gözlemlemeye başlamıştır. Bu erken dönem eserlerden başlayarak sergi boyunca uzanan çizgi hattı; bazen hayali, bazen de sanatçının kendi hayatından ilham alan sarsıcı hikayeleri gün yüzüne çıkarıyor. Çizgiler bazen oyunbaz, bazen trajik ama her zaman derin bir duygu yoğunluğu barındırıyor.
Kadın Hakları ve Siyasi Direnişin Tuvali
Paula Rego, 1935 yılında Salazar diktatörlüğünün hüküm sürdüğü Portekiz’de dünyaya gelmiş ve bu baskıcı rejimin izlerini sanatına taşımıştır. Babasının “Burası kadınlara göre bir ülke değil” uyarısıyla genç yaşta İngiltere’ye yerleşen sanatçı, hayatı boyunca kadınların maruz kaldığı toplumsal baskılara karşı kalemini bir silah gibi kullanmıştır. Özellikle 1998 yılında Portekiz’de kürtajın yasallaşması için yapılan başarısız referanduma tepki olarak ürettiği çizimler, serginin en sarsıcı bölümleri arasında yer alıyor. Bu eserlerdeki yalnızlık ve umutsuzluk, izleyiciyi sanatçının siyasi duruşuyla doğrudan yüzleştiriyor.
Gestural Detaylar ve Duygusal Anlatım
Rego’nun sanatında dehşet ya da acı, büyük olaylardan ziyade küçük jestlerde gizlidir. Bükülmüş bir kaş, kıvrılmış parmaklar veya bir ayak başparmağının çocuksu bükülüşü, karakterin ruh halini kelimelerden daha güçlü bir şekilde anlatır. Örneğin 2009 tarihli Rape (Tecavüz) çalışmasında korku, fiziksel baskıdan ziyade kadının başını yana çevirip bakışlarını uzaklara sabitlemesindeki çaresizlikte gizlidir. Sanatçının figürleri; İncil referanslarından edebi karakterlere, Jane Eyre‘den Germaine Greer‘a kadar geniş bir yelpazede çeşitlenirken, her biri Rego’nun keskin gözlem yeteneğinden payını alıyor.
Yerden Yükselen Sanat: Ayak İzleri ve Parmak İzleri
Sergiyi benzersiz kılan unsurlardan biri de sanatçının çalışma yöntemine dair sunduğu ipuçlarıdır. Eskiz defterleri ve notların sergilendiği vitrinlerde, Rego’nun çizimlerini yere sererek üzerinde çalıştığı fotoğraflar dikkat çekiyor. Çizimlerin üzerindeki parmak izleri ve hatta yanlışlıkla bırakılmış ayakkabı izleri, sanatçının kağıtla olan fiziksel ve samimi bağını kanıtlıyor. Bu “kusurlar”, eserlere insani bir boyut kazandırırken; sanatçının çizim ortamını galerinin steril duvarlarına taşıyor. Bu yöntemle üretilen The Policeman’s Daughter gibi ikonik eserlerin taslakları, karakterlerin uysallıktan isyana geçişindeki nüansları görmemizi sağlıyor.

Bir Ömrün Özeti Olarak Otoportre
Serginin sonuna doğru izleyiciyi karşılayan 2017 tarihli otoportre, Rego’nun 80’li yaşlarındaki yüzünü tüm çıplaklığıyla yansıtıyor. Göz altlarındaki mor halkalar ve dikkatli bakışlar, sanatçının ilerlemiş yaşına rağmen görevine ne kadar odaklanmış olduğunu gösteriyor. Dokuz yaşındaki o küçük kızın büyükannesini çizerken duyduğu heyecan, seksen yaşındaki ustanın kendi yüzüne bakarken duyduğu merakla aynı kaynaktan besleniyor. Paula Rego, kağıt üzerine bıraktığı her izle, kadın deneyiminin sarsıcı ve bir o kadar da dirençli doğasını ölümsüzleştirmeye devam ediyor.
Kaynak: The Guardian
