The X-Files yönetmen kurgusu, 2008 yapımı *The X-Files: I Want to Believe* filminin eksiklerini gidermek yerine beden korkusu dozunu artırıyor. Chris Carter’ın hazırladığı *Vrach Frankenshteyn* adlı yeni versiyon, cuma günü Disney+’ta gösterime sunuldu. Ancak yapımdaki eklemeler, filmin kötü karakterlerine dair daha fazla açıklama getirmiyor.
Yeni kurgu, orijinal filmin Disney+ üzerindeki “Extras” sekmesinde yer alıyor. Yönetmen ve *The X-Files* yaratıcısı Carter, özellikle beden korkusu içeren eklemelerle öne çıkan bu versiyonun, 2008’deki filme yönelik eleştirel bakışı kökten değiştirecek bir çalışma olmadığını gösteriyor.

Mulder ve Scully Yeni Bir Soruşturmanın İçinde
Film, FBI’dan ayrılmalarının üzerinden birkaç yıl geçen Fox Mulder ve Dana Scully’nin yeniden bir araya gelmesiyle başlıyor. Bir kadın ajanın kaybolmasının ardından büro, soruşturmada tek ipucu olarak psişik görüntüler gördüğünü söyleyen eski Katolik rahip Father Joe’ya başvuruyor.
Billy Connolly’nin canlandırdığı rahip, çocuklara yönelik cinsel istismar suçundan hüküm giymiş ve onlarca altar çocuğunu istismar etmiş bir isim. Bu geçmiş, Gillian Anderson’ın canlandırdığı Scully’nin rahibin doğaüstü yeteneklerine güvenmesini zorlaştırıyor. David Duchovny’nin oynadığı Mulder ise soruşturmayı sürdürürken karlı bölgelerde araçları takip ediyor.
Hikâyenin ilk bölümü, kış mevsiminde geçen bir seri katil gerilimini andırıyor. Kadınlar kaçırılıyor, karda beden parçaları bulunuyor ve Doğu Avrupalı bir grup yasa dışı bir tıbbi çalışmayla ilişkilendiriliyor. Filmin asıl sırrı ise sonlara doğru açığa çıkıyor.

Filmin Gotik Fikri Karakterlerin Önüne Geçiyor
Father Joe’nun eski kurbanlarından Franz Tomczeszyn kanser nedeniyle hayatının son dönemini yaşıyor. Kocası Janke Dacyshyn ise bir cerrah ekibinin Franz’ın başını kaçırılan kadınların bedenlerine nakletmesi için kadınları kaçırıyor. Cerrahların neden Rus ve Çek oldukları ise filmde açıklanmıyor.
Bu fikir, gotik bir korku anlatısının merkezine yerleşebilecek kadar sıra dışı bir çatışma sunuyor. Fakat film, Tomczeszyn ve Dacyshyn’in kişiliklerini, kararlarını ve yaşadıkları ahlaki çöküşü yeterince anlatmıyor. Dacyshyn’in sevdiği kişiyi hayatta tutmak için masum kadınları hedef alması önemli bir motivasyon olarak ortaya çıkıyor, ancak bu kararın arkasındaki düşünce işlenmiyor.
Tomczeszyn’in kadınların hayatını kaybettiğini bilip bilmediği ya da bu durum karşısında ne hissettiği de belirsiz kalıyor. Böylece hikâyenin trajedi, saplantı ve ahlaki yozlaşma potansiyeli yalnızca olay örgüsünün içinde bırakılıyor.
Yeni Kurgu Beden Korkusunu Artırıyor
Yönetmen kurgusu, beden korkusu unsurlarını artırıyor. Buna rağmen filmin temel sorunu değişmiyor: Dehşetin kaynağı olan kişilerin iç dünyası seyirciye aktarılmıyor.
Scully’nin film boyunca çalıştığı Katolik hastanesinde ölümcül hastalığı bulunan bir çocuk için deneysel kök hücre tedavisi uygulama izni almaya çalışması da ana soruşturmayla birlikte ilerliyor. Bu yapı, yapımı gotik gerilim ile polisiye soruşturma arasında bırakıyor. Gerçek anlamda kanlı sahneler ise filmin son 20 dakikasına kadar sınırlı tutuluyor.
Mary Shelley’nin *Frankenstein* eserinde yaratığın yalnızlığı, öfkesi ve canavarlığa yönelişi ayrıntılı biçimde anlatılır. *I Want to Believe* ise benzer ölçekte rahatsız edici bir fikri ortaya atmasına rağmen, bu fikrin merkezindeki karakterleri anlamaya yeterince zaman ayırmıyor. Bu nedenle eklemeler, filmin dramatik eksikliğini gidermek yerine yalnızca aynı sorunları daha görünür hâle getiriyor.
