Yuval Abraham ve Rachel Szor’un yönettiği NAZA belgeseli, Gazze’ye yönelik saldırıda rol alan İsrail istihbaratı mensuplarının anlatımlarını merkeze alıyor. Kimlikleri gizlenen kişiler, sivillerin kitlesel biçimde hayatını kaybettiği operasyonların uzaktan nasıl yürütüldüğünü anlatırken film, izleyiciyi faillerin söz hakkına sahip olmasıyla ilgili zor sorularla karşı karşıya bırakıyor.
Belgeselin önemi yalnızca ele aldığı olaydan kaynaklanmıyor. Fail sineması, insanlığa karşı suçlara karışan kişilerin birinci ağızdan konuşmasına alan açarak suçun nasıl işlendiğini değil, bunu gerçekleştiren kişilerin kendilerini nasıl gördüğünü de sorguluyor. NAZA, bu yaklaşımın son örneklerinden biri olarak tartışmanın merkezine yerleşiyor.

NAZA Belgeseli Faillerin Anlatımını Nasıl Kuruyor?
Filmde konuşan kişiler, kendilerini sol görüşlü ve ırkçı olmayan insanlar olarak tanımlıyor. Tel Aviv’in orta sınıf ve eğitimli çevrelerinden gelen bu kişilerin bazıları, yaşananların gerekçesi olarak 7 Ekim’deki saldırıları gösteriyor. İçlerinden biri ise yürüttükleri faaliyeti açıkça soykırım olarak nitelendiriyor.
Bu anlatımlar, kötülüğün sıradanlığı fikrini yeniden gündeme getiriyor. Hannah Arendt’in Adolf Eichmann üzerinden tartıştığı kavram, NAZA’da daha güncel ve tanıdık bir görünüm kazanıyor. Filmdeki kişiler, kendilerini suç işlemeye uzak figürler olarak sunmuyor; aksine günlük hayatın içinden, kendilerini belirli siyasi değerlerle tanımlayan insanlar olarak konuşuyor.
NAZA’nın yapımında Guardian’ın da imzası bulunuyor. Jonathan Glazer, filmin yürütücü yapımcıları arasında yer alıyor. İsrail hükümetinin ise Abraham ve Szor’un vatandaşlıktan çıkarılması ihtimalini gündeme getirdiği ve yönetmenlere yönelik başka tehditlerde bulunduğu aktarılıyor.

Fail Sineması Geleneğinde The Act of Killing ve Diğer Filmler
NAZA, daha önce benzer etik sorunları gündeme getiren yapımlarla birlikte değerlendiriliyor. Joshua Oppenheimer’ın 2013 tarihli The Act of Killing filmi, 1960’larda Endonezya’daki sağcı ölüm mangalarında yer alan kişileri konu almıştı. Filmde, sendikacılara ve öğretmenlere yönelik saldırılara karışan kişiler, geçmişte yaptıklarını kendi zihinlerindeki aksiyon filmlerine benzer biçimde yeniden canlandırıyordu.
Oppenheimer’ın daha sonra kurbanların deneyimlerine odaklanan The Look of Silence filmini çekmesi de bu tartışmanın önemli bir parçası olarak anılıyor. The Act of Killing, büyük övgü almasının yanında, İngiltere’de belgesel alanındaki etkili bir isim tarafından “snuff filmi” olarak tanımlanmıştı.
Errol Morris’in Standard Operating Procedure adlı çalışması da bu çerçevede ele alınıyor. Film, Ebu Gureyb cezaevinde Iraklılara kötü muamele eden ABD askerleriyle yapılan röportajlara dayanıyor. Röportaj veren askerlerin zaman zaman itirafa yaklaşmasına rağmen, anlatımların kaçamaklarla örülü olduğu ve görüşmeler karşılığında para aldıkları belirtiliyor.
Jonathan Glazer’ın The Zone of Interest filmi de fail sinemasına yaklaşan dramatik bir örnek olarak gösteriliyor. Yapım, Auschwitz komutanının eşi ve çocuklarıyla birlikte gündelik ve mutlu bir hayat sürmesini konu alıyor.
Filmler Failleri Anlamaya Yardımcı Oluyor mu?
Bu yapımların ortak noktası, izleyiciyi faillerle empati kurmaya zorlamaları değil; empatinin nerede tıkandığını göstermeleri. Eleştirmen Roger Ebert filmleri “empati makineleri” olarak tanımlamıştı. Ancak insanlığa karşı suçlarla ilişkilendirilen ve pişmanlık göstermeyen kişilerin anlatımları, bu mekanizmanın nasıl çalışacağını belirsiz bırakıyor.
Oppenheimer, Jewish Currents podcast’inde NAZA hakkında konuşurken bir suçu insani bir faaliyet olarak anlamak için o faaliyeti gerçekleştiren insanlara bakmak gerektiğini söyledi. Bu yaklaşım, fail sinemasının temel amacını açıklıyor: Failleri aklamak değil, suçun insan davranışı olarak nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışmak.
Yine de NAZA bu noktada ciddi eleştirilerle karşılaşıyor. Filistinli isimler, Gazze’de son üç yılda yaşananların zaten Gazzeliler tarafından belgelendiğini savunuyor. Şair Mosab Abu Toha da sosyal medya paylaşımında “Her şey orada. Peki bu film ne katacak?” diye sordu.
Bu eleştirinin merkezinde, failin mağdurdan daha fazla görünürlük kazanması endişesi bulunuyor. NAZA’nın, söz hakkı tanınan kişilere bir platform sunduğu ve bu kişilerin en uygun yerinin belki de Lahey’deki bir mahkeme olması gerektiği öne sürülüyor.
Killing Anna belgeselinde de benzer bir durum farklı bir yöntemle ele alınıyor. Eski Suriye ordusu subayları, Beşar Esad’a sadıkmış gibi davranan bir akademisyenin kurduğu tuzak sonucunda sivil saldırılar hakkında konuşuyor. NAZA’da ise görüşülen kişilerin kamera karşısında olduklarını bildikleri halde pişmanlık duygusuyla hareket etmemesi, filmin etik sorularını daha da ağırlaştırıyor.
