James Gray AI tartışmasına, sinemada özgünlük ve yönetmen imzası üzerinden yaklaştı. Kariyerinde 30 yılı geride bırakan yönetmen, Variety’ye verdiği röportajda yapay zekâyı “değersiz” bulduğunu söyledi ve filmlerde asıl kalıcı olanın yenilik iddiası değil; duygu, güzellik ve aşkınlık olduğunu savundu.
Gray’in açıklamaları, Locarno’da alacağı Pardo alla Carriera yaşam boyu başarı ödülü öncesinde geldi. Yönetmen, sinemadaki yaklaşımının kariyerinin ilerleyen dönemlerinde değişmediğini, aksine yıllar içinde kendi estetik çizgisini daha fazla benimsediğini anlattı.

James Gray, “Yeni” Olma Arayışını Eleştirdi
Gray’e göre bir eserin mutlaka yeni ya da taze olması gerektiği fikri, sanatsal olmaktan çok ticari bir anlayışa dayanıyor. Yönetmen, yaş aldıkça bu arayışın bir yanılgı olduğunu daha iyi gördüğünü belirtti.
Zevklerinin 1970’lerin sonlarında şekillendiğini söyleyen Gray, kendisini daha önceki dönemlerin filmlerinin etkilediğini ifade etti. Bu yaklaşımın bilinçli bir meydan okuma olmadığını, yalnızca kim olduğunun doğal bir uzantısı olduğunu söyledi.
Yönetmen, sanat tarihinden örnekler verirken Picasso’nun bin yıllık Afrika sanatından, Stanley Kubrick’in ise sessiz sinemadan yararlandığını hatırlattı. Gray, “yeni” bir şey üretme baskısının telif hakları ve kapitalizmle bağlantılı bir iş fikrine dönüştüğünü savundu.
“Buzdolabınızda bugün taze olan şeyin yarın bozulacağını söylemeyi seviyorum” diyen Gray, kalıcılığın yalnızca güncel görünmekle sağlanamayacağını dile getirdi.

Yönetmenin Sinema Anlayışı Gişe ile Sanat Arasında Duruyor
“Little Odessa” ile başlayan filmografisinde “We Own the Night”, “Two Lovers”, “Ad Astra” ve “Paper Tiger” gibi yapımlar bulunan Gray, çalışmalarının gişe odaklı filmlerle yalnızca festivallere yönelen sanat sineması arasında konumlandığını söyledi.
Bu arada kalmışlığın kendisi için zaman zaman huzursuzluk yarattığını belirten yönetmen, aynı durumun bir avantaj da sunduğunu ifade etti. Gray’e göre yalnızca ticari başarı ölçüt alındığında risk ortadan kaldırılıyor; oysa sinemayı değerli kılan unsurlar arasında risk, kendine özgülük ve yıkıcılık bulunuyor.
Yönetmen, anlatı içinde karmaşık ahlaki ikilemlere ve karakter sorunlarına yer vermenin, hem seyirciye ulaşan hem de düşünsel açıdan güçlü filmler üretmeyi mümkün kıldığını savundu. Fellini ve Kurosawa’yı da bu iki alanı bir araya getiren yönetmenler arasında gösterdi.
“AI Bir Yönetmenin Elini Asla Gösteremez”
Gray’in yapay zekâya yönelik eleştirisi, doğrudan yönetmen imzası fikrine dayanıyor. Bir John Ford ya da Alfred Hitchcock filminin yalnızca kamera yerleşimi ve sahne ritmiyle tanınabilmesini sinemanın güçlü yönlerinden biri olarak değerlendiren Gray, AI’ın bunu hiçbir zaman yapamayacağını söyledi.
“AI’ın bu kadar değersiz olmasının nedeni de bu. Bunu asla yapamayacak” diyen yönetmen, bir filmin arkasındaki kişisel bakışın teknik olarak taklit edilemeyeceğini savundu. Gray’e göre seyirci, yönetmenin elini bir sahneden tanıyabildiğinde yapımla kurulan bağ da güçleniyor.
Kendi filmlerini yazmasının bu sesi korumasında önemli olduğunu belirten Gray, “The Lost City of Z” ve “Ad Astra” gibi daha büyük ölçekli projelerde bile kişisel anlatımının kaybolacağından endişe etmediğini söyledi. “Ad Astra”nın çekimlerinde Brad Pitt’in kablolar üzerinde çalıştırılması gibi lojistik zorluklara rağmen filmin kendi sesini taşıdığını ifade etti.
James Gray Oyunculara Alan Açtığını Söyledi
Yönetmenin çalışma biçimi, Joaquin Phoenix, Brad Pitt, Adam Driver ve Scarlett Johansson gibi oyuncularla yaptığı iş birlikleriyle de gündeme geldi. Gray, oyuncu yönetiminin repliklerin nasıl söyleneceğini tarif etmekten ibaret olmadığını vurguladı.
Oyunculara kendileri olmaları, sanatçı olarak özgür hissetmeleri ve sahne içinde dinleyip tepki verebilmeleri için alan açtığını anlatan Gray, bu yaklaşımının oyuncular arasında duyulduğunu söyledi. Scarlett Johansson’ın filmlerinin “kuduz bir hayranı” olduğunu sonradan öğrendiğini belirten yönetmen, Johansson’ın kendisiyle çalışmadan önce oyuncularla nasıl bir ilişki kurduğunu araştırdığını ifade etti.
Gray, filmlerinin başka yönetmenlerin işlerinden ayrılmasını sağlayan belirgin bir el taşımasını önemsiyor. Carlos Kleiber’in farklı orkestralarla çalışsa bile tanınabilmesine benzer biçimde, bir yönetmenin duyguya ve atmosfere yaklaşımının yapımlarında görünür olması gerektiğini düşünüyor.
