I Rarely Wake Up Dreaming incelemesi, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya saldırısının gölgesinde yaşamları değişen kuir bir çiftin hikâyesini ele alıyor. Alman yönetmen Isabelle Stever ile Ukraynalı senarist Anna Melikova’nın birlikte hazırladığı film, savaş anlatısını yalnızca kuşatma ve kaçış ekseninde kurmuyor; çatışmanın içinde görünmez kalan kimlikleri ve ilişkileri de merkeze taşıyor.
Locarno Film Festivali’nin ana yarışmasında prömiyer yapan Alman-Ukrayna ortak yapımı, güvenli bir yere ulaşmaya çalışan Kyivli Olya ve Oleh’in ilişkisinden hareket ediyor. Oleh’in trans erkek olarak kimliğini açıkça yaşama çabası, erkeklerin silahlı kuvvetlerde görev yapmasının beklendiği savaş koşullarında hem hukuki hem de idari engellerle karşılaşıyor. Çiftin sınırı geçme planı, bu çelişkiler nedeniyle giderek daha karmaşık bir hâl alıyor.

I Rarely Wake Up Dreaming Filminin Konusu
Film, Olya ve Oleh’in uzun süredir devam eden ilişkisinin kopma noktasına geldiği bir konuşmayla açılıyor. Gece vakti bir apartman penceresinin ardından izlenen bu sahne, daha sonra camın diğer tarafından yeniden ele alınıyor. Olya, partnerine istemediği hâlde heteroseksüel bir ilişkiye girdiğini ve onun aynı kişi olarak kalacağına söz verdiğini söylüyor.
Çiftin geçmişi ilerleyen bölümlerde ortaya çıkıyor. Olya ve Oleh, Oleh’in trans erkek olduğunu açıklamasından önce Kyiv’in küçük fakat canlı kuir çevresinde kadınlar olarak tanışıyor ve ilişki yaşamaya başlıyor. Oleh’in geçiş süreci ile Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı yaklaşık aynı döneme denk geliyor. Bu durum, çiftin kişisel hayatıyla savaşın dayattığı toplumsal ve hukuki baskıyı aynı hikâyede buluşturuyor.
Olya, Oleh’e evlenme teklif ediyor. Olya’nın muhafazakâr banliyö ailesi bu gelişmeyi şaşkınlık ve sevinçle karşılıyor; aile, yeni damatlarının cisgender olduğunu varsayıyor. Çocuk sahibi olmaları yönündeki beklenti ise Olya’nın kaçındığı bir konu olarak öne çıkıyor.

Savaş Koşullarında Kimlik ve Ayrımcılık
Oleh’in cinsiyet disforisine ilişkin tıbbi belgeler, ordu açısından belirleyici olmuyor. Kurum, onun kimliğini kendi beyanı üzerinden kabul ederken aynı zamanda kurumsal transfobi uyguluyor. Böylece karakter, hukukun gözünde hem mücadele ettiği erkek kimliğiyle tanınıyor hem de aynı kimlik nedeniyle reddediliyor.
Senaryo, bu açmaz üzerinden erkekliğin ulusal bilinçte nasıl tanımlandığını ve sınırlandırıldığını sorguluyor. Filmde savaş, toplumsal baskıyı ortadan kaldıran ortak bir deneyim olarak sunulmuyor. Aksine, kolektif biçimde zulme uğrayan bir topluluğun içinde bile ayrımcılığın devam edebileceği gösteriliyor. Bu yönüyle yapım, Ukrayna’daki savaşın dramatik anlatılarında daha az görünür olan bir ilişkiye odaklanıyor.
Görsel Dil ve Oyunculuklar
Stever, başkarakterleri çoğu zaman doğrudan ve yakından göstermiyor. Görüntü yönetmeni Volodymyr Usyk ile birlikte Olya ve Oleh’i uzaktan, yansıtıcı yüzeylerin ardından, başka kişilerin omuzlarının üzerinden ya da kapı aralıklarından izliyor. Bu tercih, karakterlerin hayatlarına erişmenin neden sabır ve dikkat gerektirdiğini görsel olarak da hissettiriyor.
Tania Myronyshena ve Markus Bright, profesyonel olmayan oyuncular olarak ölçülü performanslar sergiliyor. İnce jestler, birbirini yansıtan beden hareketleri ve zaman zaman çatışmalı diyaloglar, çiftin yakınlığını olduğu kadar gerilimini de taşıyor. Film, oyuncuları klasik anlamda bir performans gösterisinin merkezine yerleştirmek yerine onları yönetmenin stilize mizanseninin parçaları hâline getiriyor.
Andreas Hildebrandt’ın sade ve tekinsiz ses tasarımı, müziğin ön plana çıkmadığı bir atmosfer kuruyor. Filmin dikkat çeken anlarından birinde kamera, savaş zamanındaki sınırın kalabalık ve hareketli karmaşasını kırmızı ve mavi devlet ışıkları arasında takip ediyor. Bu ışıklar, çiftin geçmişindeki kuir kulüp gecelerini hatırlatsa da içinde bulundukları savaş ortamıyla keskin bir karşıtlık oluşturuyor.
