Kazuo Ishiguro’nun beğeni toplayan romanından uyarlanan Klara and the Sun (Klara ve Güneş filmi), yönetmen Taika Waititi’nin mizahi yaklaşımıyla Londra Film Festivali’nde konuşuldu. Waititi ve Ishiguro, hasta bir ergen ile ona arkadaşlık eden robotun hikâyesi üzerinden aşkın, teknolojinin ve yalnızlığın nasıl anlatıldığını değerlendirdi.
Filmde 14 yaşındaki hasta Josie, üretimi durdurulmuş bir robot bebek olan Klara’ya bağlanıyor. Güneş enerjisiyle çalışan yapay zekâ Klara’yı Jenna Ortega, Josie’yi ise Mia Tharia canlandırıyor. Hikâye, uzak bir kır evinde yaşayan ikilinin ilişkisini merkeze alıyor.

Taika Waititi, Filmin Festivalde Beğenilmesine Sevindi
Londra Film Festivali’nde bir grup genç influencer, etkinlikteki favorilerinin Klara and the Sun olduğunu söyledi. Bu görüşme haberini alan Waititi, filmin beğenilmesine büyük bir coşkuyla karşılık verdi.
Film, Josie’nin yaşıtlarının tercih ettiği daha parlak ve gösterişli robotlar yerine eski bir modeli sevmesini anlatıyor. Bu tercih, insanların aynı yapımlara ya da aynı kişilere farklı tepkiler verebileceği fikriyle birlikte işleniyor. Kazuo Ishiguro’ya göre insanların basit etiketlerle tanımladığı duygular aslında çok daha karmaşık.
Ishiguro, aşkın “inanılmaz derecede gürültülü ve çok katmanlı” olduğunu söyledi. Yazara göre hiç kimse aşkın tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Bu yaklaşım, filmin yalnızca bir yapay zekâ hikâyesi olmadığını; insan duygularının anlaşılması güç yapısına da odaklandığını gösteriyor.

Klara and the Sun Romanından Farklı Bir Film
Waititi’nin uyarlaması, Ishiguro’nun sade ve dokunaklı romanından belirgin biçimde ayrılıyor. Filmde Klara, sosyal ipuçlarını yanlış anlayan, aile arabasını yoldan çıkaran ve fabrikaya gönderilerek hurdaya dönüştürülmekten korkan bir karakter olarak öne çıkıyor.
Yönetmen, hikâyeye sakarlıklar, tek cümlelik espriler ve daha hareketli bir ton ekliyor. Böylece romanın daha ölçülü yapısından farklı olarak trajikomik bir bilimkurgu anlatısı kuruyor. Klara, soğuk ve zorlayıcı bir çevrede sıcak bir figür olarak konumlanıyor.
Ishiguro, kitaplarının sinemaya aktarılması konusunda yapımların kaynak metinden ayrılabilmesi gerektiğini düşünüyor. Daha önce The Remains of the Day, Never Let Me Go ve A Pale View of Hills kitaplarının da beyaz perdeye uyarlandığını belirten yazar, iyi bir filmin romana yalnızca sadık kalmakla yetinmemesi gerektiğini söyledi.
Yazara göre film, kitabın metnini olduğu gibi önüne koymak yerine hayal gücünü kullanarak daha büyük bir şeye dönüşmeli. Waititi de bu görüşü bir şarkının yeniden yorumlanmasına benzetti. Yönetmen, aynı enstrümantasyonu kullanarak yapılan bir cover’ın yeterli olmayacağını, uyarlamanın özgün fikirler taşıması gerektiğini ifade etti.
Waititi’nin Mizah Anlayışı Filmin Tonunu Belirliyor
Ishiguro’nun sakin ve hassas dramalarıyla Waititi’nin yüksek enerjili komedileri arasındaki fark, filmin tonuna da yansıyor. Yönetmen, dünyaya mizahi bir mercekle bakmanın kendi içgüdüsü olduğunu söyledi. Her şeyi komediye doğru itip ardından geri çekmeyi tercih ettiğini belirten Waititi, Schindler’s List gibi bir film yapamayacağını da dile getirdi.
Waititi, bu yaklaşımın bir savunma mekanizması ve kültürel geçmişinin parçası olduğunu ifade etti. Yeni Zelanda’da büyürken arkadaşlarıyla birlikte “peynir ölçeri” olarak adlandırdığı bir hassasiyet geliştirdiklerini anlatan yönetmen, duygusallıktan çekindiğini kabul etti.
Buna karşın Waititi, artık daha duygusal ve dramatik olmanın bir yolunu bulabileceğini düşünüyor. Bu değişimi, olgunlaşmasının bir işareti olarak değerlendiriyor.
Filmde Yalnızlık ve Kayıp Temaları Öne Çıkıyor
Waititi’nin komediye yönelen anlatımının altında hüzünlü temalar da bulunuyor. Yönetmenin Boy filmi çocuk istismarını komediyle ele alırken, What We Do in the Shadows yapımında vampir figürü kaybolmuş ve yalnız bir göçmen olarak yeniden yorumlanmıştı.
Klara and the Sun da bir aşk hikâyesi olmasının yanında insanlar arasındaki mesafeyi ve anlaşılmanın sınırlarını inceliyor. Waititi, yalnızlıkla ilgilendiğini açıkça söylerken Ishiguro, filmdeki duygunun gündelik yalnızlıktan daha temel bir noktaya uzandığını belirtti.
Ishiguro’ya göre insan deneyiminin bir bölümünde herkesin tek başına kaldığı bir alan bulunuyor. Her insanın kendi başına yüzleşmek zorunda olduğu şeyler olduğunu söyleyen yazar, bu başlıkların arasında ölümü de saydı. Filmde robotların yalnızca “yapay arkadaş” olarak değil, kaybedilen eşlerin, kardeşlerin ve çocukların yerini dolduran “yas bebekleri” olarak da kullanılması, kayıp temasını hikâyenin merkezine taşıyor.
