Bu April X İncelemesi, Connor Storrie’nin başrolündeki filmin insan klonlama ve kaçakçılık üzerine kurduğu distopik dünyaya odaklanıyor. Michel K. Parandi’nin yazıp yönettiği yapım, Storrie’nin Heated Rivalry ile geniş kitlelerce tanınmasından önce çekildi; oyuncunun yükselen popülaritesi sayesinde doğrudan dijital gösterim yerine sinema salonlarında kendine yer buldu.
Storrie filmde, karaborsada organ kaçakçılığı yapan Baxter karakterini canlandırıyor. Oyuncu, sert bakışları ve kontrollü performansıyla ağır atmosferi taşısa da senaryo karaktere güçlü bir kişilik ya da duygusal derinlik kazandırmakta zorlanıyor. Bu nedenle yapım, Storrie’nin kariyerinde dikkat çekici bir dönüm noktasından çok, daha iyi bir fırsatı bekleyen bir oyuncunun geçiş projesi izlenimi bırakıyor.

April X’in Distopik Dünyası Nasıl Kuruluyor?
Film, yılı ve kesin mekânı belirtmiyor. Buna karşın çekimlerin yapıldığı Bükreş’in dış kesimlerindeki yıpranmış brutalist konut blokları, betonlaşmış ve çöküşe sürüklenen bir geleceğin görsel karşılığı olarak kullanılıyor. Nathan Haugaard’ın geniş ekran görüntüleri ile Oana Novicov’un yıpranmış prodüksiyon tasarımı, sınırlı imkânlarla kurulan bu dünyanın görünümünü güçlendiriyor.
April X’in teknolojik tarafı parlak bir gelecek fikrine dayanmıyor. İnsanlar gölgeli yöntemlerle klonlanıyor; anılar ve rüyalar ise eski görünümlü veri cihazlarına kaydedilip aktarılabiliyor. Filmde görülen yüksek teknoloji ürünü drone, bu ağır ve kirli atmosferin içine sınırlı bir fütüristik dokunuş ekliyor.

Baxter ve April’ın Kimlik Arayışı
Baxter, ikizi April’la birlikte geçimlerini şüpheli işlerle sağlamaya çalışıyor. April’ın ise artık kimsenin rüya görmediği bir dönemde son derece canlı ve berrak rüyalar görebilmesi, ona farklı bir gelir kapısı açıyor. Genç kadın bu rüyaları, başkalarının kendi hislerini deneyimlemek istemesi üzerinden satıyor.
Rüya ticareti, filmin en verimli fikirlerinden biri olarak öne çıkıyor. Ancak anlatı bu ihtimali yeterince geliştirmeden Baxter’ın suç dünyasındaki sorunlarına yöneliyor. Baxter’ın yerel gangster Klein’la karşı karşıya gelmesi, ikizlerin ortak birikimlerinin ağır sonuçları önlemeye yetmemesiyle sonuçlanıyor.
April’ın ortadan kaybolmasının ardından Baxter onu aramaya başlıyor. Hikâye daha sonra beş yıl ileriye sıçrıyor. Dünya büyük ölçüde aynı kalırken April’ın birden fazla, birbirine benzeyen seks işçisine klonlandığı görülüyor. Baxter’ın bu bedenlerden birinde kardeşinin ruhunu bulup bulamayacağı ve kaydedilmiş anılar yoluyla onu yeniden yerleştirip yerleştiremeyeceği, filmin temel varoluşsal sorusunu oluşturuyor.
Teknik Güç, Zayıf Senaryo
Parandi’nin Jack Coulter’la birlikte yazdığı senaryo, başka bilimkurgu yapımlarını hatırlatan fikirleri bir araya getiriyor. Hikâye bütünüyle dağılmasa da Baxter’ın hayatı, işleri ve içinde bulunduğu yeraltı dünyası yeterince açık biçimde işlenmiyor. Bu belirsizlik, karakterlerin yaşadığı tehlikelerin seyirci üzerindeki etkisini azaltıyor.
Connor Storrie, Baxter’ı baştan sona sıkılı çene ve sert bakışlarla oynuyor. Lilly Krug da April rolünde filmin kimlik meselesinin merkezinde yer alıyor. Yine de karakterlerin sıcaklık ve kişilik açısından sınırlı çizilmesi, klonların ardındaki insan hikâyesinin güçlü bir karşılık bulmasını engelliyor.
Sonuçta April X, düşük bütçeyle yaratılmış bir gelecek tasarımının teknik becerisini gösteriyor. Fakat görsel olarak derli toplu duran film, dünyasını inandırıcı kılacak ayrıntıları yeterince sunamıyor. Ortaya çıkan distopya yıkıcı olmaktan çok kasvetli ve silik bir deneyim olarak kalıyor.
