Amazon destekli ve yönetmen koltuğunda Brett Ratner’ın oturduğu Melania adlı belgesel, gösterişli ambalajına rağmen izleyiciyi tatmin etmekten uzak, soğuk ve şaşırtıcı biçimde boş bir deneyim sunuyor. Film, Melania Trump’ın ikinci Trump başkanlığı dönemine giden süreçteki hazırlıklarını merkezine alıyor. Ancak ortaya çıkan şey, bir insan portresinden çok, donuk bir vitrin düzenlemesi hissi yaratıyor.

Belgeselin Birleşik Krallık gösterimi neredeyse sembolik bir yalnızlık içinde gerçekleşirken, film de bu ruh hâlini perdeye birebir taşıyor: Sessiz, mesafeli ve izleyiciyle bağ kurmaktan bilinçli olarak kaçan bir anlatı.
Belgesel Değil, Soğuk Bir Gösteri
Filmin açılışında, izleyici Melania Trump’ın rehberliğinde adım adım bir “ikinci yemin töreni” hazırlığına sokuluyor. Kamera; moda provaları, masa düzenlemeleri, mum ışığında akşam yemekleri ve “starlight ball” gibi ihtişamlı etkinlikler arasında ağır ağır dolaşıyor. Ancak bu yolculuk boyunca, anlatının neredeyse hiçbir anında karaktere dair sahici bir içgörü sunulmuyor.
Melania’nın sesi metalik, yüzü ifadesiz ve anlatımı neredeyse mekanik. “Yaratıcı vizyonum”, “çocuklar her zaman önceliğim” gibi cümleler, birer duygu ifadesi olmaktan çok ezberlenmiş sloganlar gibi yankılanıyor. Bu da izleyicide, izlenen şeyin bir belgeselden ziyade steril bir imaj çalışması olduğu hissini güçlendiriyor.
Kaçırılmış Büyük Hikâye

Oysa ki, Slovenya’dan çıkıp küresel siyasetin en görünür figürlerinden biri hâline gelen Melania Trump’ın hikâyesi, çok daha derinlikli ve çarpıcı bir anlatıyı hak ediyor. Yoksul bir geçmişten gelen bir modelin, ABD siyasetinin merkezine yerleşmesi; kültürel yabancılaşma, güç, sessizlik ve uyum temalarıyla zenginleştirilebilecek bir belgesel malzemesi sunuyor.
Ancak Melania, bu potansiyelin yanından bile geçmiyor. Film, izleyiciyi bu dönüşümün psikolojik ya da toplumsal boyutlarına yaklaştırmak yerine, yüzeyde parlayan aksesuarlarla oyalıyor. Sonuç olarak, anlatı hem bilgilendirici hem de açıklayıcı olmaktan uzak kalıyor.
Trump Arka Planda, Ama Gölgesi Her Yerde
Belgeselde Donald Trump, şaşırtıcı biçimde arka planda tutuluyor. Ekrana girdiği nadir anlarda ise daha çok seçim zaferiyle övünen ya da yemin töreninin bir Amerikan futbolu yayınıyla çakışmasından şikâyet eden bir figür olarak yer alıyor. Bu tercih, filmin bilinçli bir stratejisi gibi dursa da, anlatıyı daha da kopuk hâle getiriyor.
Trump’ın fiziksel olarak az görünmesi, etkisinin azaldığı anlamına gelmiyor. Aksine, film boyunca hissedilen baskın atmosfer, Melania’nın bireysel varlığını neredeyse tamamen gölgede bırakıyor.
The Zone of Interest Benzetmesi
Eleştirmenlerin sıkça dile getirdiği bir benzetme, filmin ruhunu net biçimde özetliyor: Melania, The Zone of Interest’ın içi boşaltılmış, altın yaldızlı bir kopyası gibi duruyor. Jonathan Glazer’ın filminde arka plandaki dehşet sessizlikle anlatılırken, Melania’da sessizlik yalnızca anlamsız bir boşluğa dönüşüyor.
Burada ihtişam, bilinçli bir dikkat dağıtma aracına evriliyor. Kamera, parlak elbiseler ve altın tonlarıyla oyalanırken, arka planda şekillenen politik ve toplumsal gerçeklik tamamen dışarıda bırakılıyor.

Duygusuz Bir Final
Filmin finali, Trump’ın ikinci yemin töreninin “başarıyla” tamamlanmasıyla noktalanıyor. Village People’ın YMCA şarkısı eşliğinde yapılan kısa bir dans sahnesi, anlatının doruk noktası olarak sunuluyor. Ancak bu an, izleyiciye herhangi bir duygusal geçiş yaşatmıyor. Melania’nın “22 saat uyanık kalmak hiçbir şey gibiydi” sözleri, tüm filmin hissiz tonunu özetler nitelikte.
İki saat boyunca izleyiciye sunulan şey; derinlikten yoksun, mesafeli ve neredeyse insansız bir portre oluyor.
Sonuç: Boşa Harcanmış Bir Fırsat
Melania, hem belgesel sinema hem de politik portre anlatımı açısından kaçırılmış büyük bir fırsat olarak öne çıkıyor. Parıltılı yüzeyin altında ne bir içsel çatışma ne de samimi bir bakış bulunuyor. Film, izleyiciyi Melania Trump’a yaklaştırmak yerine, onu daha da ulaşılmaz bir figüre dönüştürüyor.
Ortaya çıkan tablo; soğuk, yorgun ve şaşırtıcı derecede anlamsız.
Kaynak: The Guardian
