Baz Luhrmann, Elvis hikâyesini bu kez “ne tam belgesel ne tam konser filmi” diye tanımladığı EPiC Elvis Presley In Concert ile yeniden kuruyor. Film, Las Vegas konserlerinden derlenmiş daha önce görülmemiş kayıtlar ile arşiv materyalini harmanlıyor; bu sayede izleyiciye, 70’lerde “bitmiş” olduğu sanılan Elvis’in hâlâ ne kadar manyetik bir sahne gücüne sahip olduğunu göstermeyi hedefliyor. Buna rağmen, eleştirinin merkezinde tek bir soru var: Bu kadar görkemli bir anlatı, Elvis’i gerçekten konuşuyor mu; yoksa onu yeniden parlatırken zor soruları bilinçli biçimde pas mı geçiyor?
Film Neyi Parlatıyor Neyi Siliyor
Luhrmann’ın önceki filmi Elvis, Elvis’in müziğinin R&B, gospel ve rock kökleriyle ilişkisini ve dönemin ırkçı kurumlarının bu yükselişteki rolünü işaret etmişti. Ancak aynı film, Elvis’i “içten içe duyarlı ama konuşamayan” bir figür gibi resmederek yükün önemli kısmını menajer Colonel Tom Parker’ın hanesine yazıyordu. Yeni film EPiC Elvis Presley In Concert ise benzer çizgiyi sürdürerek Elvis’in “sessizliğini” yine çevresel baskılara ve Parker’ın gölgesine bağlayan bir yapı kuruyor.
Özellikle bir gazetecinin Elvis’e Vietnam savaşı hakkında soru sorduğu an kritik. Elvis’in “Ben sadece eğlendiriciyim” tonunda verdiği yanıt, Luhrmann’ın kurgusunda yankılanarak büyüyor; ardından bu sözler In The Ghetto performansının duygusal ağırlığıyla yan yana getiriliyor. Böylece izleyici, Elvis’in iç dünyasının “doğru tarafta” olduğuna ikna edilmeye daha yatkın hale geliyor. Ne var ki bu tercih, bazı izleyiciler için zekice bir anlatı hamlesiyken; bazıları için Elvis’e “peşinen haklılık payı” veren, tartışmayı erken kapatan bir kalkan gibi duruyor.
Priscilla Sessizliği Ve Tamamlanmayan Portre
Eleştiride öne çıkan bir başka nokta ise Priscilla Presley meselesi. Film, Priscilla’yı ve Lisa Marie’yi yalnızca saniyelik bir görüntüyle geçiyor; üstelik bu kısa parça, Always on My Mind performansının melankolik etkisini yükseltmek için stratejik biçimde kullanılıyor. Yani aile görüntüsü, hikâyeyi derinleştiren bir tartışma alanına dönüşmekten ziyade, duygusal bir vurgu aracı olarak kalıyor. Bu da, Elvis’in özel hayatına dair karmaşık başlıkların “tamamlanmamış” hissini güçlendiriyor.
Sahne Üzerindeki Elvis Gerçekten Büyüleyici
Bütün bu eksiklere rağmen film, Elvis’in performans tarafını çok güçlü taşıyor. Elvis’in bariton tonuyla mırıldanışları, mikrofonla kurduğu fiziksel oyunlar, kalabalığı tek bakışla kontrol edebilmesi ve temposunu hiç kaybetmeden gösteriyi yönetmesi, perdeye taşınan en çarpıcı katman. Luhrmann’ın tipik “hızlı montaj” enerjisini burada yer yer frenlediği, şarkıların ritmine göre kurguyu hızlandırıp yavaşlattığı da hissediliyor. Bu yaklaşım sayesinde, Elvis’in sahnedeki hâkimiyeti daha net okunuyor; izleyici “şovun içine” daha kolay çekiliyor.
Ayrıca film, gösterinin görkemini verirken dönemin sahne düzenine dair ayrıntıları da hissettiriyor: Elvis’in beyaz ağırlıklı orkestrası, sahnenin kenarında konumlanan siyah arka vokaller, ışık ve kostüm dili… Bu tablo, bir yandan Elvis’in star gücünü büyütürken, öte yandan dönemin endüstri gerçeklerini de istemeden hatırlatıyor.
Keşfet Diliyle En Çarpıcı Nokta
EPiC Elvis Presley In Concert, “gösteri” tarafında yüksek voltaj üretiyor; buna karşın Elvis’in kültürel etkisine ve tartışmalı başlıklarına gelince, daha güvenli ve daha konforlu bir çizgide kalmayı seçiyor. Bu yüzden film, Elvis’e hayran olanlar için adeta bir sahne ziyafeti; daha eleştirel yaklaşanlar içinse büyüleyici ama “tamamlanmamış” bir portre gibi görünüyor.
Kaynak: The Guardian
